Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” demişler. Hayata baktığımızda bu sözün akıbetine uğrayan birçok insan görürüz. Doğru sözlüler dik duruşlarının bedelini ödemişlerdir hep. Ya kovulmuşlar ya da yalancılıkla itham edilmişlerdir. Doğruluk işine gelmemiştir insanların. Yalancılar her devirde işlerini yürütmek için eğilip bükülmüşler ama sonunda eğik gitmişlerdir. Doğrular eza, cefa çekmişlerdir hayatta ama öldükten sonra da yaşamayı bilmişlerdir. İşte onlardan biri de millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy’dur.
Çileli bir ömür yaşamış, rahat yüzü görmemiş dünyada. Kendi derdinden ziyade milletin sıkıntısını dert edinmiş, milletin acısını dile getirmiş. Sadece bir şair, fikir adamı değil inandığı davanın en önde savaşan neferi olmuş. Yılmamış, yanılmamış; doğru bildiğini söylemekten çekinmemiş. Bu yüzden çile onun en yakın arkadaşı olmuş adeta. Kendi dertlerini unutmuş milletin derdiyle dertlenmiş, Allah rızasından başka bir tasası olmamış. Balkan savaşlarında acı çeken, işkenceye, sürgüne mahkûm olan, zulme uğrayan vatandaşlarımızınçektikleri cefayı yüreğinde hissetmiş ama ümidini hiçbir zaman kaybetmemiş millete ümit aşılamaya çalışmıştır.
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak.
Alçak bir ölüm varsa eminim, budur ancak.
Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle.
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana … eller de senin baş da senindir!(…)
Müslümanların uğradıkları zulmü en yüksek perdeden dile getirmiştir. Vaziyet ne kadar kötü olursa olsun ümidini hiç kaybetmemiş, şiirleriyle insanları mücadeleye davet etmiştir. Kendisine verilen görevi yapmak üzere Necid çöllerindeyken Çanakkale’de savaşan ve şehit olan askerlerimizi çok uzakta olmasına rağmen sanki savaşın içindeymiş gibi en iyi o anlatmıştır.
Şu boğaz harbi nedir var mı ki dünyada eşi
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi
(…)
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir Hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor!
Yapılan savaşı ve şehitlerimizi anlatırken sanatının doruğuna çıkmıştır. Bayrağımız aya, bayrak uğruna can veren şehitlerimiz güneşe benzetilmiştir. Savaşın anlamının ne kadar büyük olduğunu anlatmak için yaptığı benzetmeye bakar mısınız?
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhidi
Bedri’n arslanları ancak bu kadar şanlı idi
Müslümanların ilk savaşıdır Bedir savaşı. Yani var olma veya yok olma savaşı. Çanakkale’de savaşan yiğitler gaye yönüyle Bedir’de savaşanlara benzetilmiştir. Hatta “ancak bu kadar şanlı idi” derken Bedir’de savaşanların Çanakkale’de savaşanlardan şan yönüyle daha üstün olmadığını ima etmiştir. Güçlü bir imana sahip olan Akif’in niyeti her iki ordunun da İslam’ın varlığı için savaştığını anlatmaktır.
Şiirin son bölümünde mezar taşı olarak Kabe’yi de başına dikmeye kalksa, yine hatırasına bir şey yapmış olamayacağını, Peygamber efendimizin onları kucağını açmış vaziyette beklediğini ifade ediyor.
Vatanımız işgale uğradığında Ankara’dan gelen davete hemen icabet eden şairimiz İstanbul’dan Ankara’ya neredeyse yürüye yürüye iki ayda ulaşmıştır. Yolu üzerindeki şehirlerde cami kürsüsüne çıkmış ve milleti istiklal mücadelesine davet etmiştir. Sakarya boylarında ilk defa düşman karşısına çıkan ordumuzun geri çekilme haberleri ulaşınca onlara ilk hitabı:
“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!” olmuştur. Şartlar ne olursa olsun onun için ümitsizlik yoktur.
Millî şairimizin örnek alınacak yönlerinden biri de doğruluktur. Doğruluktan asla taviz vermez.
“Budur cihanda en beğendiğim meslek
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
Bu söz üzerine biz de acizane millî şairimizi şöyle ifade ediyoruz.
“Söz ve odun” doğrulukta birleştiler
Yandılar aşk uğruna ki kardeştiler
İman derdi İslam derdi vatan derdi
Yollara düşüp Akif’le buluştular
Doğruysa yol hiç çekinmeden baş koyar
Eğriyse eğer hiç üşenmeden taş koyar
Gelenin hatırına hiç sövmez geçmişe
İslam’a uzanan elleri boş koyar
(…)
Bayrak ve ezan… Ey Akif anlatır seni bu iki kelime
Övmek seni... mümkün mü? Eserin ortada benim ne haddime!
Vefatının 88. Yılında rahmetle ve minnetle anıyoruz. Mekânı cennet, makamı âli olsun inşallah.