Müzeler şehirlerin aynasıdır. Tarihin, kültürün ve medeniyetin izlerini orada bulursunuz. Gördükleriniz sizi yaşadığınız zamanın ötesine götürür. Geçmişin kalıntılarını görmek günümüzü daha iyi anlayabilmemizi sağlar. Aynı zamanda gelecekle ilgili yapılacak plan ve projelere ışık tutar.
Yıllardır Ankara’ya gider gelirim. Farklı yerleri görüp tanımaya gayret ederim. Bu sefer çocuklara uydum. “Siz nereyi isterseniz orayı gezeriz.” dedim. İyi de oldu. Ankara MTA Şehit Cuma Dağ Tabiat Tarihi müzesini gezdik. Çocuklarımıza doğayı koruma bilincini verdiği gibi yaşadığımız dünyada var olan birçok mineral, maden, fosil, jeoarkeolojik koleksiyonlar gözler önüne serilmiş. Kullandığımız malzemelerin temel ve doğal kaynakları sergilenmiş. Dünyamızın yaratılışından günümüze kadar hayvanlardan, madenlere gördüğümüz, dokunduğumuz ve kullandığımız ne varsa hepsi burada. Gezdikçe “Allah’ım sen ne güzelsin ve mükemmelsin!” demek geçiyor içimden.
Nesli tükenmiş hayvanların fosillerine bakarken günümüzdeki hayvanların boy ve çeşitliliği hakkında kıyaslama yapmak mümkün.Dinozorlar, zürafalar ve daha niceleri, çocukların çizgi filmlerde hayal dünyasını süsleyen hayvanların fosilleri ve maketleri. Büyüklerden daha çok çocukları gördüm bu müzede. Çocuklar öğretmenleriyle birlikte rehber eşliğinde gruplar halinde zevkle ve hayranlıkla geziyorlar. Buradaki birkaç saatlik gezi öğrencilerin ufkunu açıyor, belki de bilime olan ilgilerini artırıyor. Öğretmenlere de birçok eğitim materyalini bir arada sunuyor.
Unutmadan söyleyelim, aynı alan içerisinde Enerji müzesi de var. Kullandığımız enerji kaynaklarının tarihî seyrini gayet güzel sergilemişler. Maden ocaklarına girdiğinizde yerin metrelerce altında çalışan işçilerimizin vaziyetlerini bir nebze olsun anlayabiliyorsunuz. Kömürden, petrole, doğalgazdan elektrikenerjisine kadar kullandığımız bütün enerjilerin tarihî serüveni gözler önüne serilmiş. Kaynaklarımızın bilinçli kullanımını sağlamak açısından çocuklarımıza mutlaka gösterilmesi gereken bir müze. Sadece çocuklar mı? Belki daha çok büyüklere gezdirilmeli.
Ankara’daki ikinci durağımız Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde bulunan Millet Kütüphanesi oldu. Son dönemin güzel eserlerinden birisi. Zeminle beraber altı kattan oluşan silindirik bir yapı.Altta da iki kat otopark var. Tabir caizse içerisi tıklım tıklım dolu. Kimi bizim gibi merakından gezmeye gelmiş, kimleri de kütüphaneden istifade etmeye. Yirmidört saat açık ve her yaştan, her eğitim düzeyine hitap eden çok fonksiyonlu bir kütüphane.
İsterseniz özel kabinlerde kendinize has çalışma yapabilirsiniz, isterseniz anlayışınıza uygun bir mekân seçebilirsiniz. Her şey düşünülmüş. Çorba, ekmek, çay ikramı yapılan bir bölüm de var. Acıkmadan, susamadan istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Günün her saatinde özellikle de gençlerin, öğrencilerin çekinmeden geldikleri ve istifade ettikleri güzel bir ortam var burada. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor, kimse kimseden rahatsız olmuyor. Rahat, ferah ve emin bir mekân. Devletin milletin hizmetine sunduğu mükemmel bir eser. Gezmekten ziyade okumaya gelmek lazım. Gönlümüzü Millet Kütüphanesinde bırakarak ayrıldık.
Ankara’daki üçüncü durağımız Ankara kalesi olacaktı. Ulus civarında sıkışan trafik bizi Ulucanlar Cezaevi müzesinin önüne kadar getirdi. Kaleyi gezme düşüncemizi daha sonraki bir zamana erteleyerek bu müzeyi gezmeye karar verdik. Cezaevi gezmek gibi bir fikrimiz yoktu aslında. Merak ettik ve dolaşmaya başladık. O kadar güzel yer gezdikten sonra günün yorgunluğuna bir de gönül yorgunluğu ekledik.
Meşhur bir cezaevi. İçinde yaşananlardan ziyade, yolu bir şekilde buraya düşenlerin meşhurlaştırdığı bir cezaevi. Şapka Devrimine muhalefet ettiği için asılan İskilipli Atıf Hoca’dan zamanın Başbakanı Bülent Ecevit’e, Necip Fazıl Kısakürek’ten Nazım Hikmet’e, Yılmaz Güney’e, Fakir Baykurt’a kadar birçok şair, yazar, devlet adamı, siyasetçi… herkes orada. Ranzaların başına resimleri asılmış.
Cezaevini gezerken yolu buraya düşenlerin hikayeleri, eserleri geldi aklıma. “Neydi Allah’ım bunca insanın suçu?” Milyonların gönlüne taht kurmuş insanlar ne kabahat işlemişlerdi? Bir başka Başbakan, Adnan Menderes’i düşündüm. Bir zihniyet onu astı, bir başka zihniyet de ona iade- i itibar etti. Sağcı veya solcu diye birçok genç asıldı. Çıkış kapısındaki darağacının yanında isimleri var. Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı, Mustafa Pehlivanoğlu. Daha niceleri…
Cezaevinin en çok yüreğimi burkan yerlerinden biri de tecrit odalarının bulunduğu tek kişilik zindanlardı. Karanlık, ürpertici. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu ve onun “Üşüyorum” şiiri geldi aklıma. Ben de titredim. Zindandayken duvarlara dokunarak teyemmümle aldığı abdest ve çırılçıplak kıldığı namazlar. Ürpermemek elde değil!
Buraya düşenlerin çoğunun çektikleri dili yüzünden. Hani ne demişler “Dilim, başıma giydirir kilim!” Başa kilim giyilir mi? Eğer dilinizi tutamazsanız giyilir. Nasıl? Ölünce efendim. Eskiden tabutların üstü açıktı. Ölünün üstünde de bir kilim olurdu. Atasözü bunu kastediyor.
Nerede, ne şekilde konuşulacağını bilmek gerekiyor. Belki daha ziyade susmak daha hayırlı. Susmazsanız? Susturuyorlar. Bu cezaevinde en çok bunu gördüm. İbret almak için bu müzeye gitmek lazım. Tabi kalbiniz dayanırsa!
Sağlıkla kalın efendim…