Torununu kaybetmenin acısını yaşayan seksenin üstündeki ihtiyar çınar gasilhanenin önünde metanetini bozmadan taziyeleri kabul ediyordu. Daha iki gün önce bayramlaşıp gitmişti dedesiyle. Yine geldi. Bu sefer otuz beş yaşında ölümün acısını tatmış bir şekilde. Hani Cahit Sıtkı Tarancı o meşhur şiirinde
“Yaş otuz beşyolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün…” diyordu ya!
Meğerortası değilmiş. Bazen de sonu oluyormuş ömrün.Her insanın kaçınılmaz olarak karşılaşacağı bir hakikattir ölüm. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut, 57) buyurarak, ölümün tüm insanlık için kesin bir gerçek olduğunu ifade etmektedir. Ancak ölüm, sadece bir son değil, aynı zamanda ebedi hayatın başlangıcıdır.
İçeride dünyadaki son namaz için vaktini bekleyen genç kardeşimiz, dışarıda taziyeleri kabul eden yakınları. İleriden eski belediye başkanı göründü. Her zamanki narin, naif yürüyüşü ile yaklaştı. Başsağlığı diledi. Tokalaştı orada bulunanlarla.
Benimle tokalaşırken “Hocam bu günlerde burada sık karşılaşıyoruz!” dedi. Kendisinden önceki başkanı on gün önce yolcu etmiştik. Birkaç gün sonra da sevdiğimiz başka ağabeyi uğurladık. Hep aynı yerde karşılaştık.
“Bir gün gelecek karşılaşamayacağız abi…” dedim. Bizden büyüğü de küçüğü de gidiyor birer birer. Hikmet Rabbimizde gizli. Zamanını bilmiyoruz biz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.” (Tirmizî, Zühd, 4). Bu hadis, insanın ölüm gerçeğini unutmaması ve dünya hayatına aldanmaması gerektiğini hatırlatmaktadırbizlere.
“Vaiz istiyorsan ölüm sana yeter!” ne güzel sözdür. Sonu gelmez arzuların, hırsların bir gün biteceğini anlatılır da anlamayız. İşimize gelmez. Her gün tabutları taşırız da kendimizi tabuta yakıştıramayız bir türlü. En yakınlarımızı toprak yığınının altında bıraktıktan sonra ders almadan devam ederiz dünya hengamesine.
Ölüm, inançsızlar için bir son ve yok oluş olabilir belki ama müminler için Rabbine kavuşma vesilesidir. Peygamberimiz (s.a.v), “Kim Allah ile buluşmayı severse, Allah da onunla buluşmayı sever.” (Buhari, Rikak, 41) buyurarak, müminin ölümden korkmak yerine onu bir vuslat olarak görmesi gerektiğini ifade eder. Mevlâna Hazretleri,Şeb-i arus, yani vuslat gecesi, düğün gecesi olarak görmüş ve hasretle beklemiş ölümü.
Necip Fazıl Kısakürek de ölümü şu dizelerle tarif eder:
Öleceğim gelmiş, ölüme doymam!
“Ölüler beni çağırıyor, duymam!
Kandil söndü, uykular haram oldu,
Kimselere diyemem, Allah'ım, sormam!”
Ayrıca, ölümün hakikatini ve güzelliğini şu mısralarla dile getirir:
“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?
Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!”
Bu dizeler, ölümü bir korku unsuru olarak değil, ahirete bir geçiş kapısı olarak anlamamız gerektiğini anlatır,anlayana…
Yıllar önce hayata acı bir şekilde veda eden bir öğrencimin defterine yazdığı şu cümle geldi aklıma. “Ölüm sen ne güzelsin! ...”
Dünya hayatına ve sonraki hayatımıza nasıl ve nereden baktığımızdır önemli olan. İşin özeti bu. Rabbimiz bizi huzuruna aldığı zaman umduğumuz güzel hayatı bahşetsin cümlemize. Hayatımızı da ona göre yaşamayı nasip etsin inşallah! Kalın sağlıcakla…