Başım öne eğik, mahcup bir tavırla girdim Yenifakılı kabristanına. Zor olmadı kırk yıllık dostumun mezarını bulmak. Selam verdim, konuştum dünyadaki gibi. Mahcubiyetimi anlattım. Uzun zamandır su görmemiş göz pınarlarım nemlendi hafifçe ama tuttum kendimi. Dualar okuyup ayrıldım mezardan ve dostumun evine gittim. Rahmetli Hakkı Kahraman kardeşimizin eşi ve çocukları karşıladı bizi. Mekân farklıydı ama tam kırk yıl sonra tekrar evine misafir olmuştum kardeşimizin.
“Babanız nereye otururdu?” diye sordum ve gösterilen yerin yanına oturdum. Birden gönül denizi çalkalandı, mezarlıkta önüne bent gerdiğim pınarlar coştu. Tutamadım kendimi. Birkaç dakika sonra konuşabildim. Amansız hastalığın sekiz ay gibi kısa bir sürede kardeşimizi alıp götürdüğünü öğrendim. Meğer bu yüzden bana “Mustafa, arkadaşları İhsaniye’de bir topla da helalleşelim!” demiş. Bilmiyordum hasta olduğunu, şartlar da müsait değildi, isteğini yerine getiremedim maalesef.
“Hayatınızdan üç kelimeyi çıkaracaksınız. ‘Ah! Of! Keşke!”Kuzayca’nın imamı böyle diyor. “Kolaysa gel çıkar be hocam!” demek geliyor içimden. Doğrusu bu ama her insanın ağzından zaman zaman çıkar bu kelimeler. İçimizdeki mahcubiyeti biraz olsun atmış olarak kardeşimizin ailesi ile vedalaşıp ayrıldık Yenifakılı’dan ve Kayseri’ye doğru çıktık yola.
Kayseri’de Selçuklu karşıladı bizi. Camiler, kümbetler, medreseler, şifahaneler… hepsi Selçuklu’nunselamını söylüyordu bize. Hunad Hatun Medresesi ve camisi “Ben Selçuklu’yum” diye haykırıyordu adeta. Ecdat 1071 Malazgirt Savaşı ile açmış Anadolu’nun kapılarını ama fetih sadece kılıçla değil ilimle, irfanla da olmuş. Her gittiği yere hanlar, hamamlar, medreseler, camiler, köprüler yaparak Anadolu toprağına Türk-İslam medeniyetinin mührü vurulmuş. Şehitlerimizin kanları ve canlarıyla da bu topraklar vatan olmuş bizlere.
Hacı Kılıç camisi taştan yapılmış duvarlar, kemerler ve kubbeleriyle dikkatimi çekti. Sade ama sağlamlığını her haliyle gösteriyordu. Kurşunlu camisi Mimar Sinan’ın Kayseri’de yaptığı ilk eserlerden biri. Koca Sinan bu küçük camide kubbeyi duvarlar üstüne oturtmuş; sanki yıllar sonra yapacağı eserinin, yani Selimiye camisinin provasını burada yapmış gibi geldi bana. Diğer camileri de gezdik. Hemen hepsi de mimarî yönüyle ya Selçuklu ya da Selçuklu’dan Osmanlı’ya geçişin izlerini taşıyor.
Kayseri kalesi ve kalenin içindeki müze görülmeye değer. Asurlar’dan Osmanlı’ya kadar birçok eseri barındıran bu müzeye daha geniş bir zaman ayırmak gerekiyor. Burada insan bir tarih şeridinden, bir zaman tünelinden geçer gibi hissediyor kendini.
Kayseri’de beni en çok etkileyen Selçuklu Medeniyeti müzesi ve onun içindeki Gevher Nesibe Şifahanesi oldu. Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev bu yapıyı veremden ölen kız kardeşi Gevher Nesibe’nin vasiyeti üzerine 1204 yılında inşa ettirmeye başlamıştır. Yapı, tıp medresesi(tıbbiye), şifahane(hastane) ve bimarhane bölümlerinden oluşmaktadır. Anadolu’nun ilk uygulamalı tıp medresesi olması yönüyle dikkat çekmektedir.
Hastane değil şifahane. Her ne kadar aynı anlama gelseler de önemli bir fark var bu iki kelime arasında. Hastane hastaların bulunduğu yeri tarif ederken, şifahane hastaların şifa bulduğu yeri çağrıştırmaktadır. Hastalanan şifa bulmak ümidiyle gitmektedir. Hastalık ne olursa olsun şifa telkin edilmektedir. Hasta da doktor da şifaya odaklanmaktadır.
Şifahanenin bimarhane bölümü oldukça ilginç. Hamamdan getirilen sıcak sularla ısıtılan şifahane, merkezî ısıtma sisteminin daha o zamandan uygulanıyor olması Selçuklu’nun hem mimaride hem de ilimde ne kadar ileri olduğunu gösteriyor. Akıl hastaları kendilerine ayrılan küçük odacıklarda su, kuş ve ney eşliğinde müzik sesi dinletilerek tedavi edilmiş. Hatta hastaların burçlarına ve vaziyetlerine göre değişik makamlarda müzik dinletilmiştir. 13. Yüzyılda Avrupa’da akıl hastaları içine kötü ruh girdi diyerek yakılırken; bu şifahanede bugünkü tıp ilminin de reddetmediği tedavi usulleri uygulanmıştır.
Medresede tepeden aydınlatmalı üç ameliyathanede katarak ve mesane ameliyatlarının yapıldığı, birçok bitkilerden elde edilen ilaçların kullanıldığı burada sergilenen materyallerden anlaşılmaktadır. Bu medreseye ayırdığımız zaman yetmedi yine. Gezmeden ön bilgiye sahip olmalı en az yarım gün ayırmalı buraya.
Seyyid Burhanettin türbesini ziyaret etmeden gidilmezdi buradan,türbeyi ziyaret edip çıktık. Dışarıdaki bir banka oturduk. Hemen ilerimizdeki bir tabelada “Su İçmez Efendi”nin hikayesi anlatılıyor ve kabrinin70 metre ilerde olduğu yazılıyordu. Rüyasında Peygamber Efendimizin avuçlarından su içmiş ve ondan sonra aynı tadı alamadığı için ömrünün sonuna kadar su içmediği için adı “Su İçmez Efendi” olarak kalmış bir ulema. Çocuklara “Siz oturun, yoruldunuz, ben bir ziyaret edip geleyim.” dedim. Bütün mezarlığı dolaştım mezarı bulamadım. Çocukların yanına gittim “Bulamadım!” dedim. Çocuklar espriyle “Hazret bizi de istiyor, onun için kendini sana göstermedi.” dediler ve az ilerimizdeki mezarı hep birlikte ziyaret ettik.
Yorucu ve bir o kadar da güzel bir gün geçirdik. “Kayseri sucuğu mu, Afyon sucuğu mu?” sorularının cevabını herkesin damak zevklerine bıraktık ve ayrıldık Kayseri’den. Ecdadımızın bıraktığı eserlerle yaşayan bu şehir insanlarını saygıyla selamlıyorum. Yolunuzu Kayseri’ye düşürün efendim… Saygıyla.