Ne kadar çok meraklıyız kapıları kapatmaya. Başkalarıyla aramıza perdeler çekmeye, duvarlar örmeye. Gösterişli koltuklara oturup başkalarına çalım satmaya, kaşlarımızı çatıp tepeden bakmaya ne kadar çok meraklıyız. İçimizdeki sahiplenme duygusu o kadar fazla ki küçük dağlardan sonra büyük dağlara da uzanmaya çalışırız. Çünkü biz adamız, öndeyiz; hep önde olmalıyız!
Geçenlerde güzel bir insandan dinlediğim fıkra çok hoşuma gitti. Ağanın biri yaşadığı toplumda hep önde olmak istermiş. Nereye gitse baş köşe onun, koltuğun en iyisi, yemeğin en güzeli, elbisenin en gösterişlisi, paranın en çoğu, itibarın en fazlası; velhasıl enlerin eninin hep kendisinin olmasını arzu edermiş. Ne de olsa ağa! Her şeyin en iyisini kendisine layık görürmüş. Bu önde olmak merakı o kadar tavan yapmış ki, camide bile en ön safa geçer orada kılarmış namazını. Fakat içindeki heves onu imamın da önüne geçme arzusunu ateşlemiş. Sormuş soruşturmuş, camide imamın önünde namaz kılınmasının doğru olmayacağını öğrenmiş ama içinde kaynayan bir kazan var! Önde olmalı, hem de en önde! İmam da kim? Koskoca ağa varken…
Öne geçme isteği kemirirmiş ağanın içini. Bir gün içindeki arzuyu gerçekleştirmiş. Geçmiş imamın önüne. Fakat bir farkla; dikey değil, yatay olarak! Heves de arzu da kalmamış. Bir namazlık saltanat sürmüş ağamız, sonra tahtadan bir koltuğa bindirmişler, omuzlarına almışlar. İtibarın, saygının en büyüğünü göstermişler. Biraz taşımışlar, sonra da bir çukura indirivermişler! Üstünde bir yığın toprak. Ağalık da sultanlık da kalmış toprağın içinde. İşte son bu! Dünyada ulaşabileceğimiz en büyük yükselti üstümüze örtülen şu toprak yığını! Dahası yok!
Yıllar önce yöneticilik yaptığım okulda Millî Güvenlik derslerine giren subayla ders aralarında müdür odasında oturuyorduk. Odanın kapısı açık, giren girene. Öğrenci, öğretmen, veli; teklifsiz içeri giriyorlar, işlerinin görüyorlar ve dışarı çıkıyorlardı. O gün nedense odaya gelip giden her zamankinden fazla idi. Subayın merakına gitti. “Müdür Bey bu oda alıştığım müdür odalarından çok farklı!” dedi. Adam haklı. “Müdür dediğin asık suratlı, sert, otoriter olmalı. Yol geçen hanı mı burası? Hem şu kapı da kapalı olmalı!” Demedi bunları ama merakına gitti alışık olmadığı bu durum.
Ne demek istediğini anladım. Subayın yüzüne baktım. “Beyefendi! Elimden gelse şu kapıyı söküp atacağım. Şu gördüğün duvarları kaldıracağım.Siz askersiniz, söyleyeceklerim size ters gelebilir amaşu koltuğu, şu masayı; sıfatları, etiketleri, rütbeleri; yani insanları insanlardan ayıran ne varsa kaldıracağım. Yıllarca asık suratlı, çatık kaşlı müdürler olduk, insanlar kapımızın önünden geçemediler; odaya girmeye çekindiler. Ne kazandık? Dönüp arkamıza bir bakalım. Nasıl bir nesil yetiştirdik?
Korkak, pısırık; iki kelimeyi bir araya getiremeyen, çekingen, kendine güveni olmayan; hep arkasına bakan, birilerinden emir almaya alışık, beceriksiz bir nesil! Bir de ileriye gitmiş toplumların eğitim sistemine bakalım. Aramızdaki en büyük fark kendine güven duygusudur. Biz kural koyacağız, saygıyı yerleştireceğiz derken korkuyu hâkim kılıp vaziyeti idare etmeye çalıştık. Egolarımızı hep önde tuttuk. Her şeyi kendimize göre, kendimiz için var saydık…” Sohbet uzadı gitti. Beni anladı mı? Bilmem. Fakat bildiğim bir şey varsa gönül kapısı hep açık olmalı. İnsanlara sevgi ile bakmalı. “Yaratılanı Yaratandan dolayı hoş görmeli.”
İyi insan başkalarına gönül kapısını açabilen insandır.Kapılarını kilitleyenin gönlü katılaşır. Sevgisiz gönülde merhamet olmaz…
Sevgiyle kalın efendim