Her türlü maddi ve manevi tedbir alınmış, karadan ve denizden İstanbul bir kelepçe gibi kuşatılmıştı. Kuşatma 52 gün sürmüştü. Türk ordusunun taarruzları kırılıyor sultan Mehmet’in kudretli toplarının korkunç gülleleri etkisiz kalıyordu. Bunun iki önemli sırrı vardır ki İslam metafiziği açısından çok önemlidir.
İstanbul kuşatmasından yıllarca önce İstanbul’da küçük Dr olsa bir İslam azınlığı ve içlerinde Cibali baba adında bir veli yaşamaktaydı. Bu zatın görevi Türk İslam sevgisini Bizans’a aşılamaktı. Cibali baba bu hususta o denli başarıya ulaşmıştır ki, çevresinde İslam hayranı Rumlar’dan oluşan bir cemaat toplanmıştı. Rumlar Cibali babayı Çok seviyorlardı. Cibali baba da geniş gönlünde onlar için bir yer ayırmıştı. İşte cibali babanın Rumlara gönül vermesi Türk ordusunun taarruzlarını kırıyor sultan Mehmet’in kudretli toplarının korkunç güllelerini etkisiz kılıyordu.
İslam veliliğinin evrensel sevgisini vurgulayan bu gerçek, halen İstanbul’da semti adını vermiş olan ve cibali baba diye ziyaret edilen yüce Veli’nin sırrıydı. Kuşatmanın uzamasına çok üzülen sultan Mehmet’e bu sır manada açılınca; “Ya Rabbi! Ya beni al, ya Fethi müyesser kıl.” Diye dua etti.
Ve 28 Mayıs günü cibali baba hakka kavuştu. 29 Mayıs günü fetih müyesser oldu.
Cibali babamın bu dünyadan göçü 28 Mayıs günü ,akşemsettin, sultan Mehmet’e şu müjdeyi verdi.
“ yarın sabah şu kapıdan hisara yürüyüş ola
İzniHüda ile dahi fetih nasip ve müyesser ola,
Ezan sedası ile surrun içi dola,
Gün doğmadan gaziler sabah namazını Hisar içinde kıla.
Akşemsettin ulubatlı Hasan’ı çağırarak ona gizli bir emir ve müjdeyi sır olarak verdi. Sabaha karşı ulubatlı Hasan lar, hıdırlar niceleri hücuma geçtiler ve şehitlik yarışına başladılar. (Nurbaki )
Sultan Fatih ve ordusunun hücum heyecanını, yahya Kemal ne güzel ifade etmiştir.
Vur pençe-i Ali’deki şiir aşkına ,
Gülbanki asumanı tutan pir aşkına,
(Ey yiğit! Allahın aslani olan Hazreti Ali’nin pençesindeki zülfikar isimli kılıç aşkına; Allah Allah sesleri ta semayı kaplayan pir aşkına vur)
Ey Leşkeri Mefatihul ebvab, vur bugün.
Fethi mübin-i zamin o tebşir aşkına.
(ey kapıları açan kahraman asker! Bu gün içinde fethi mübin-i gizleyen o ulvi ve şerefli müjdeye nail olmak aşkına vur.)
Düşsün çelengi rum un eğilsin ser-i Frenk.
Vur türkü gönderen yedi taktir aşkına.
(Türkü gönderen yüce takdirin kudreti aşkına, öyle vur ki hem Rumun taktığı Sorguç kafası ile birlikte yere düşsün,
Hem de Frenk’in (.
Yani kafir Avrupalının da başı eğilsin.)
Son savletinle vur ki açılsın bu surlar,
Fecri hücum içindeki
Tekbir aşkına.
(haydi ey yiğit! Hücum sabahının içindeki yeri göğü kaplayan tekbir aşkına, bütün gücünle ve son şiddetli hücum olacak, zaferi müyesser kılacak şekilde vur ki yıllardır feth edilmemiş olan ve peygamberin Müjdesine ulaşmayı engelleyen şu zalim surlar nihayet sana mukavemet edemeyip artık açılsın ve aşılsın.Böylece sen de peygamberin methettiği asker ol ,kumandanın da Onun methettiği kumandan olsun. Haydi vur bugün.)
Böyle bir heyecan ve şevkle yapılan hücumla Türk bayrağı ulubatlı Hasan’ın eliyle Topkapı burcuna dikildi. İlahi yazgı ve nebevi müjde gerçekleşmiş, İstanbul düşmüştü. Fakat ulubatlı Hasan şehit olmuştu. Surların dibinde yatan ulubatlının simasından tatlı bir tebessüm yayılıyordu. Yanıp kavrulan, can veren bir kişi nasıl tebessüm edebilirdi. Çünkü o şahadet anında surların tepesinde sevgili peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemi seyretmişti.
Şehitler arasında gezerken ulubatlı Hasanın cesedine rastlayan Fatih ulubatlı Hasan’ın yerde gül gibi açılan çehresini gördüğünde üzerine kapandı, onu kokladı ağladı; “Mana kardeşim benim;
İstanbul sana değer miydi?”Dedi.
Ne büyük insan sevgisidir bu.
Bir devir kapanmıştı, Müslüman Türk devleti yüce dinin sınırlarını dünya haritasını değişmeyecek bir şekilde çizmişti. Müslüman Türk milletinin kanıyla canıyla çizdiği bu sınırlar ilahi takdirin şaşmaz yazgısı olarak kıyamete dek korunacaktı.(Nurbaki)