Yollar, yolculuklar insanların hasret ve çileleri ile doludur. Ya bir ayrılışın ya da bir kavuşmanın hikayesi gizlidir yollarda. En çok da istasyonlar şahittir bu duruma. Eskimeyen Dostlar gurubunda bir arkadaş bir zamanlar Türkiye’nin en güzel istasyonu seçilen İhsaniye istasyonunun resmini paylaşınca film şeridi gibi geçti hayalimden yaptığım tren yolculukları. Çünkü yolculuklarım genellikle burada başlayıp burada bitiyordu.
Kolay değildi küçük yerlerden yapılan yolculuklar. Eski trenlerde bir veya iki numarasız vagon bulunurdu. Diğerleri numaralı. İstasyon uzakta, her zaman gidip numaralı bilet alamazsın. Hele bayramların öncesinde ve sonrasında numaralı bilet bulmak neredeyse imkânsız. “Numaralı bilet yok gitmeyivereyim!” diyemezsin. Bayramlarda büyükler evlerinde ziyaret edilir, elleri öpülür, gönülleri alınır. Gidilmezse, annelerin, babaların boynu bükük, gönülleri kırık kalır…
Çaresiz, numarasız bilet alınır, çoluk çocuk, çantalar, bavullar trene binilir. Kompartımanlar, koridorlar tamamen dolu, oturacak yer yok. Kadınlar ve çocuklar için yer bakılır. Vicdanlı insanların rahatlarını bozarak yer vermesi beklenir. Tren istasyonlarda durdukça inecek yolculara bakılır, inen olursa hemen kadınlar ve çocuklar oturtulur. Yer bulunmazsa, bavulların üstüne veya yerlere oturmak durumundasınız. Küçük çocuklarınız kucakta. Trene binenler sekiz on saat sürecek yolculuğu ayakta gitmeyi göze almalıdırlar. Başka alternatifleri yoktur. Anne baba hatırına her türlü zorluğa katlanılır. Yeter ki onların boynu bükük kalmasın! Gönülleri burkulmasın! Gözlerinden yaşlar sel olup akmasın…
Yol uzadıkça Abdullah Yüce’nin seslendirdiği şu güzel şarkının mısraları gelir akıllara:
Uzayıp giden o tren yolları
Açılıp sarmayan yârin kolları (…)
Yol bitmek bilmez bir türlü. İnsanlar zor durumlarda kendilerini rahatlatacak şeylerle avuturlar. 70’li yıllar gelir aklımıza. Gençlik yılları. Liseyi bitirip Balıkesir’de yüksek öğretime başladığımız yıllar. Yolculuklarımız çoğunlukla trenle olurdu. Uzun ve zahmetli ama ucuzdu. Paramızı hesaplı kullanmak durumundaydık. Ailemize çok fazla yük olmak istemezdik. İhsaniye’den posta trenine biner Kütahya’da iner Balıkesir istikametine giden posta trenini beklerdik.
Hani bir kara tren türküsü var ya!
Gözüm yolda gönlüm darda
Ya kendin gel ya da haber yolla
Duyarım yazmışsın iki satır mektup
Vermişsin trene halimi unutup
Kara tren gecikir belki hiç gelmez
Dağlarda salınır da derdimi bilmez
Dumanın savurur halimi görmez
Gam dolar yüreğim gözyaşım dinmez (…)
İşte o kara tren. Lokomotifi kömür karası. Ateş yanar içinde. Ateşbazlar ha bre körükler durur korlanan ateşi, göz yaşları buhar olur çıkar. İstasyonlara gelirken ıslıkla çığlık arası bir haykırış duyulur. Hasretler ve vuslatlar karışır birbirine. Yine başlar “dıkıdıklar”. Yokuşlarda daha yavaş, inişlerde dörtnala…
Balıkesir’e varmadan Dursunbey yokuşlarında trenden inip ittiresiniz gelir. Araba değil ki ittiresin! Hoş zamanında ön tarafına takılan kolla çalıştırılamayan otobüsleri ittirdiğimiz vardır ama bu tren… Aramızdaki muzipler kara trene seslenir “Haydi be koca eşşek, gayret!” Zorlanır ama çıkar yokuşları dumanını savura savura! Dursunbey tünellerinde pencereyi kapatmayı unutmuşsanız siz de kara trene benzersiniz! Öksürüklere boğulursunuz.
“Beterin beteri vardır” derler ya eskiyi hatırlayıp halimize şükreder ve yolu bitirmeye çalışırdık. Şimdi hemen herkesin arabası var. Ulaşım kolay ulaşmak isteyene! Analar babalar hala bekliyor, çoğunun gözleri yaşlı… Pamukkale, Meram, Ege ekspresleri, posta trenleri yerine daha iyileri de var. Kara trenler tarih oldu. Hızlı tren yolları ve zamanı baya kısaltmış. Yola çıkmak isteyenlere yol her türlü açık.
Nereye gidersek gidelim gönüllere dokunup gidelim. Dua alıp dua edelim. Her yolun bir sonu var! Yolun sonunda gerçek huzuru ve mutluluğu bulalım! Kalın sağlıcakla…