Cunda… Bir zamanlar taş sokaklarında rüzgârın sesi duyulan, akşamüstü sahiline çöken turuncu ışıkların insanın içini ısıttığı, sessizliğiyle bile güçlü bir kimlik taşıyan bir ada. Balıkesir’in en özel değerlerinden biri, bir kültür mirası. Fakat artık bu mirasın etrafında yükselen farklı bir gerçeklik var: Butik otellerin bitmeyen çoğalması.
Son yıllarda Cunda, adeta bir “konaklama projeleri sergisi”ne dönüşmüş durumda. Her köşede yeni bir restorasyon, her sokakta yeni bir butik otel tabelası… Ada, yerel yaşantının ritminden uzaklaşıp pazarlama metinleriyle bezeli yapay bir turistik görüntüye doğru evriliyor. O sessiz taş evlerin çoğu artık ışıkları hiç sönmeyen ticari yapılara dönüştü.
Elbette turizm bölgelere ekonomik canlılık getirir; buna itiraz etmek kolay değil. Ancak Cunda’daki dönüşüm, ekonomik büyümenin ötesinde bir kimlik kaybı yaşandığını gösteriyor. Ada artık ziyaretçi ağırlayan bir şehir parçası olmaktan çok, ziyaretçinin tüketim zamanına göre kurgulanmış bir “sahneye” benziyor.
Cunda’yı Cunda yapan; kahvelerin önüne taş sandalyelerini koyan yaşlılar, sabah erkenden balıkçıların iskelenin ucunda yaptığı sohbet, Rum mimarisinin doğal dokusu, dar sokakların kendine özgü sessizliği ve insanla mekân arasında kurulan o sade ilişkiydi. Bugün ise sahildeki sıra sıra otel tabelaları, turistik fiyat listeleri ve instagram estetiği için düzenlenmiş mekanlar adanın ritmini belirliyor.
Asıl tehlike şu: Cunda kendi hikâyesini kaybediyor.
Otel odalarının pencerelerinden görünen taş sokaklar hâlâ güzel; ancak o sokaklardaki yaşam giderek yok oluyor. Yerel halk artık adanın merkezinde eskisi kadar görünür değil. Pek çok aile, mülklerinin turistik değerinin artmasıyla adanın dışına taşınmak zorunda kalıyor. Böylece ada, yaşayan bir yer olmaktan çıkıp sezonluk bir dekor hâline geliyor.
Bu dönüşüm yalnızca kültürel değil, mekânsal bir baskı da oluşturuyor. Sokaklar artık turistik akışa göre düzenleniyor. Doğal mimari, otellerin “romantik” dış cephe tasarımlarına kurban gidiyor. Tarihi dokunun restorasyon adı altında dönüştürülmesi, adanın kendine özgü karakterini törpülüyor.
Peki! çözüm ne?
Cunda’nın turizme kapılarını kapatması mümkün değil, zaten olması da gerekmiyor. Fakat turizmin adanın kimliğini yok etmeden sürdürülebileceği bir denge politikası oluşturulması şart. Yerel yönetimlerin belirli bölgeleri koruma altına alması, butik otel yoğunluğunu sınırlandırması, yerel halkın yaşam alanlarını koruyan düzenlemeler yapması ve kültürel mirasın “ticari dekor” değil, gerçek bir değer olarak ele alınması gerekiyor.
Çünkü Cunda’nın asıl cazibesi; yeni otellerin parlak ışıkları değil, hafızasında taşıdığı yüz yıllık hikâyelerdi. Eğer bu hikâyeler kaybolursa, geriye sadece bir turizm vitrini kalır. Oysa Cunda bundan çok daha fazlasını hak ediyor: Ruhunu, hafızasını ve hüznüyle karışık o güzel sessizliğini.